Mete Sözer’den Aşk Üzerine

“Kalbim, hayatım boyunca adını koyamadığım bir şeyin hasretini çekti” demiş Andre Breton. O bir “şey”i kim aramış, kim bulmuş, kim kaybetmiş bilemeyiz belki de. Bilsek de anlatamayız kimseye bu söze göre. Bazısı 2-3 kere bulmuş sanar, bazısı asla der. Ama adamın karnında nalet bir “I-Ih” sızısı varsa biliniz ki olmamıştır o iş aslında.

Karın dedim evet. Kalp değil. Beyin değil. Ama hepiniz anladınız ne dediğimi, değil mi? Neden biliyor musunuz? Çünkü gerçekten de insanda en çok karın bölgesinde sinir ucu vardır. Beyinden bile fazladır. ‘İkinci beyin’ bile denir karnımıza. Belki de ondan hafif göbeklenince ödümüz patlar hepimizin. Beynimizle anlamaya çalışıyoruz hislerimizi. Onunla arıyoruz Breton’un bahsettiği o ‘şey’i. Bazen bulduğumuzu sanıyoruz saçmalıyoruz, bazen bulamadığımıza inanıp kaybediyoruz ve yine saçmalıyoruz. Hani bir hata yaptığımıza inandığımızda hangimiz ‘Yahu biliyordum en baştan da, yaptım işte’ dememiştir ki? Neden yapmışızdır ki o zaman? Neye güvenmişizdir? Ya da neye güvenememişizdir? Karnımıza olabilir mi acaba? O ‘şey’ nedir ki? Var olmanın kanıtı mıdır? Sınırsız sevebilmenin verdiği muazzam cesaret midir? Sevilebilmeye değer olmanın o eşsiz coşkusu mudur? O mudur aslında bizi biz yapan? Bizi yaşatan ve ölüme adeta meydan okutan… Aslında evet. Başka ne vardır ki? Para mı? Şöhret mi? Yoksa başarı mı? Psikolojiyle ilgili bir yayında okumuştum bir zamanlar. Şöyle diyordu: ‘Şöhret sizi başkalarının takdir etmesidir, başarı ise sizin kendi kendinizi.’ Ama durun bir dakika… O zaman sevilmek şöhret, sevebilmek de başarı olmuyor mu böyle düşününce? John Lennon da haklı çıkmıyor mu ‘Tek ihtiyacınız aşk’ dediğinde?

Ama ne yazıktır ki ‘aşk’ın peşinde en çok koşanlar da, onun hakkında en az şey bilenler oluyor. Bir kelime zannediyorlar onu. Tüyleri azıcık kıpraştığında bırakıveriyorlar kendilerini içine. Sonra da ölümüne savaş veriyorlar. Doğru mudur? Yine olmadı o zaman. Aşk ve savaş aynı cümlede bir tuhaf oluyor sanki. Yanılıyor muyum acaba?

Buyrun bir özlü söz daha. Bu sefer Brandon Francis’ten: ‘Bir erkek, kendisini dinleyen herhangi bir kadın için, aşkın yolunun yarısını katetmiştir bile.’  Eğer böyle ise hem erkek, hem kadın için hazin bir durumdur bu… Bazımız şefkat sanar o ‘şey’i, bazımız ilgi, bazımız tutku, bazımız şehvet, bazımız paylaşım. Güven olduğuna yemin eder ötekiler. Bazımız her şeyini vermek sanar, bazımız almak. Bir diğeri için acıdır, bir öbürü için bağımlılık. Hatta bazılarımız karşımızdakinin bağımlılığına bağımlıdır. Birisi için kamçıdır, diğeri için semer. ‘Gülmektir’ der birisi. ‘Ağlamak’ olduğuna yemin eder bazı şarkılar, türküler. Hepsi midir, hiçbiri mi? Yoksa sadece adı olmayan ‘şey’ midir? İkisi de 3 harftir: ‘Aşk’ ve ‘Şey’.

Sonra bazen ayrılık gelir çatar. Bir muhasebe de ondan sonra başlar. Tamamlanmamış dosyalar yığılır o zor ayakta duran, derme çatma masanın üstüne. Kat kat artar önünde insanın. Masa çatırdar yavaş yavaş. Sen ise yükü hafifletmek için deli gibi saldırırsın o paçavra dosyalara. Ama yetmez. İner aşağı olduğu gibi her şey. Birbirine girer yüzlerce, binlerce hesap pusulası kaplar her yeri. Sonra ‘Yakar çeker giderim’ dersin içinden. Ama işte bu sefer de küllerinde boğulursun o alevlerin…

Cosmopolitan

Author: Zen

Share This Post On